Ekopolitik Düşünce Merkezi tarafından hazırlanan Yargı Araştırması, düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna açıklandı. Toplantının açılış konuşmasını yapan merkezin kurucularından Avukat Ramazan Arıtürk, çalışmanın amacının yargıya ilişkin tartışmaları soyut reform söylemlerinden çıkararak, yargı mensuplarının sahadaki deneyimleri üzerinden somutlaştırmak olduğunu söyledi. Araştırmanın sunumunu Siyaset Bilimci Doç. Dr. Uğur Özdemir gerçekleştirdi.
Özdemir, bir ay süren çevrimiçi anket çalışmasına hâkim, savcı, avukat ve yardımcı personel olmak üzere toplam 708 kişinin katıldığını söyledi. Kartopu tekniğiyle yürütülen araştırmada katılımcıların tamamı 55 yaş altından seçildi, yaş dağılımının dengeli olmasına dikkat edildi. Kadınların oranı yüzde 25’te kaldı. Araştırma, yargının farklı bileşenlerinin ortak sorun algılarını karşılaştırmalı biçimde ortaya koymayı amaçladı.

Araştırmaya göre yargının genel işleyişine dair değerlendirmelerde olumsuz tablo dikkat çekti. Avukatların yüzde 35’i yargının mevcut durumunu “çok kötü” olarak tanımlarken, hâkim ve savcılar arasında da “kötü” ve “çok kötü” diyenlerin oranı yüksek çıktı. “İyi” ve “çok iyi” yanıtları hiçbir başlıkta yüzde 20’yi aşmadı. Katılımcıların değerlendirmelerine göre yargının en önemli sorun alanı yüzde 64,9 ile karar süreleri oldu. Bunu yüzde 63,9 ile mesleki yeterlilik tartışmaları ve yüzde 59’a yaklaşan oranlarla siyasi müdahale algısı izledi. Araştırma, geciken yargılamaların yalnızca zaman kaybı değil, kararların niteliğini de doğrudan etkileyen yapısal bir sorun haline geldiğini ortaya koydu.
Araştırma, yargı mensuplarının mesleki tükenmişlik düzeylerine de ışık tuttu. Hâkimlerin yüzde 33,9’u, savcıların yüzde 38,1’i, avukatların yüzde 47,3’ü ve yardımcı personelin yüzde 61,1’i tükenmişlik hissettiğini belirtti. İşinden memnun olduğunu ifade edenlerin oranı ise özellikle savcılar ve yardımcı personel arasında düşük seviyelerde kaldı.
Raporda öne çıkan başlıklardan biri de soruşturma evresinin niteliği ve iddianame sorunu oldu. Hâkimlerin yarıdan fazlası, savcılıklar tarafından hazırlanan iddianamelerde olay, delil ve suçlama arasındaki mantıksal ilişkinin ancak “kısmen” kurulduğunu ya da “nadiren” düzgün olduğunu belirtti. Bu tablo, önemli sayıda dosyanın yeterince ayıklanmadan dava aşamasına taşındığını, soruşturma aşamasında yapılması gereken delil toplama ve değerlendirme yükünün mahkemeye bırakıldığını gösterdi. Araştırmada, soruşturmanın “tek söz sahibi” olması gereken savcılık makamının bu işlevi yerine getirmekte zorlandığına dikkat çekildi.
Araştırmanın dikkat çeken bir diğer bulgusu ise karar yazım süreçlerine ilişkin oldu. Zabıt kâtiplerinin büyük bölümü, karar ve ara karar taslaklarının çoğunlukla kâtipler tarafından yazıldığını, hâkimlerin ise bu metinleri kontrol ederek onayladığını ifade etti.

Kurumsal şeffaflık ve hesap verebilirlik başlığı altında ele alınan gerekçeli karar hakkı, raporun en kritik sorun alanlarından biri olarak öne çıktı. Avukatlara yöneltilen “Mahkeme kararlarının gerekçelerini ne ölçüde doyurucu buluyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, gerekçelerin büyük ölçüde ikna edici bulunmadığını ortaya koydu. Avukatların yalnızca yüzde 2,1’i karar gerekçelerini doyurucu bulduğunu belirtirken, büyük çoğunluk gerekçeleri “pek doyurucu değil” ya da “hiç doyurucu değil” olarak değerlendirdi. Raporda, bu durumun yargılamayı bir “boşluk doldurma” ve “şablon gerekçe” pratiğine dönüştürdüğü, yargısal denetimi ve tarafların tatminini zorlaştırdığı ifade edildi.
Raporun sonuç bölümünde, Türkiye’de yargı reformu meselesinin yalnızca mevzuat değişikliği ya da fiziki kapasite artırımıyla çözülemeyeceği vurgulandı. Araştırma, sorunun özünde bir “güven”, “nitelik” ve “etkinlik” krizi bulunduğunu ortaya koydu. Yargının, sahip olduğu normatif altyapıya rağmen, insan kaynağı ve uygulama kültürü nedeniyle sınırlı bir performans sergilediği tespit edildi. Araştırma, yargı sisteminde yaşanan sorunların münferit aksaklıklardan ibaret olmadığını, soruşturma aşamasından karar gerekçelerine kadar uzanan yapısal bir tıkanıklık bulunduğunu ortaya koydu. İddianamelerin yeterince olgunlaşmadan mahkemeye gelmesi, kararların büyük ölçüde şablon gerekçelere dayanması ve artan iş yükü, yargıya duyulan güveni zayıflatan başlıca etkenler olarak öne çıktı. Raporda, bu tablo değişmediği sürece yargının hem taraflar nezdinde hem de toplum genelinde ikna edici olma niteliğini kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu vurgulandı.