802-508-7352
Bayram öncesi İstanbul’un seçilmiş iki Büyükşehir Belediye Başkanı için açılan 2 davadaki ana suçlama maddelerini yazmıştım.
Biri 2002 yılında Recep Tayyip Erdoğan’a, öteki de 19 Mart 2025 sabahı Ekrem İmamoğlu’na yöneltilen ana suçlama maddeleriydi.
İkisine de aşağı yukarı aynı maddelerden suçlama yöneltilmişti.
Ama savcıların sunduğu ayrıntılı olaylar farklıydı.
Bugün bir adım daha ileri gidip, 2002 yılında dönemin eski seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılan suç duyurusunda yer alan 19 somut iddiayı yazıyorum:
Sanık Recep Tayyip Erdoğan hakkında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce personelin taşınması için servis kiralama işi ihaleleri;
Başsavcılık işte tek tek ayrıntısını verdiğim bu iddiaları, daha önce de yazdığım gibi şu 6 suç kategorisi içinde toplamıştı:
(*) Cürüm işlemek için teşekkül meydana getirmek ve bu teşekkülü yönetmek (TCK’nın 313’üncü maddesi) Danıştay 2’nci Dairesi’ne gönderildi.
(*) Nitelikli zimmet (TCK’nın 202/2, 80’inci maddeleri)
(*) Devlet alım ve satımlarında çıkar sağlamak (TCK’nın 205, 80’inci maddeleri)
(*) Rüşvet almak (TCK’nın 212/1’inci maddesi)
(*) Görevde yetkiyi kötüye kullanmak (TCK’nın 240’ıncı maddesi)
(*) Artırma ve eksiltmeye hile karıştırmak (TCK’nın 366/2’nci maddesi)
Dikkat edin.
İddiaların hiçbiri kim ve ne olduğu belirsiz “gizli tanık” ifadelerine,
“İhbarcı” adı altında ortaya çıkıp da gördüğünü söylediği toplantılarda cep telefonu bambaşka yerlerde sinyal veren ve normal olarak bir hakimin anında reddetmesi gereken itibarsız ihbarcılar yok.
Suçlamalar, belgeler üzerinden yapılıyor. Üstelik parasal değerleri İmamoğlu’nunkinden kat kat fazla.
Suçlamayı yapan da Cumhuriyet Başsavcısı.
Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemden bir fotoğrafı
İşte böyle bir somut suçlama tablosu ile yargılandı dönemin seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı.
Ne 20 araba ile evine baskın yapıldı
Ne eşinin ve çocuklarının önünde alınıp götürüldü...
Ne 4 gün gözaltında tutuldu
Ne de tutuklanıp Silivri gibi, Ergenekon ve Balyoz skandallarından sonra artık adı Esad rejiminin Sednaya’sı ile aynı seviyeye inen bir cezaevine konuldu.
Davası normal olarak görüldü.
Bazılarına sadece avukatları girdi.
Ve sonunda beraat etti.
Bazıları da Rahşan Affı'na girdi.
Şimdi vicdanı olan hangi savcı, hangi hakim, hangi siyasetçi bize bunu mantıklı ve ikna edici gerekçelerle açıklayabilir?
Var mı öyle biri?
Erdoğan 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına 1 milyon oyla seçilmişti.
Bu da İstanbul halkının oylarının sadece yüzde 26’sıydı.
Yani her 4 İstanbul vatandaşından sadece biri ona oy vermişti.
Onun dışında 4 adayın oyları neredeyse birbirine eşit bölündüğü için aradan çıkmıştı.
İmamoğlu daha 1 yıl önce yüzde 52 oyla seçildi.
4.5 milyon İstanbullunun oyunu aldı.
Üstelik bu üst üste üçüncü seçimiydi ve her seçimde oyunu daha da yükseltti.
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç
Adalet Bakanı yüzümüze baka baka “bu bağımsız ve tarafsız yargının kararı” diyor.
Öyleyse bu çifte standart nedir?
Yani “Erdoğan’ın kaçma ve delilleri karartma ihtimali yoktu, İmamoğlu’nun var” mı diyeceksiniz?
Allah aşkına yukarıda yazdığım suçlama tablosuna bir bakın.
Neyle açıklayacaksınız İmamoğlu’nunkinden çok daha somut, öyle herkesin gülüp geçtiği, kim olduğu belirsiz gizli tanıklara değil; Cumhuriyet Başsavcısının resmi belgeler üzerinden yaptığı suçlamaları tutuksuz yargılayıp, daha şimdiden çökmüş bir davayı süresi seçime kadar gidebilecek insafsız bir cezaya çevirme hazırlığınızda oluşunuzu?
Çıkın artık dürüstçe itiraf edin.
Bu sapına kadar siyasi bir davadır.
Türk halkı da dünya kamuoyu da bunun bal gibi siyasi bir karar olduğunu biliyor.
Bilin ki bu kararla Türk yargısının itibarına çok ama çok ağır bir darbe vuruldu.
Bu yarayı sarmak çok uzun zaman alacak ve Türkiye’nin hem sosyal yapısına hem de itibarına tahmininizin ötesinde büyük zarar verecek.
Ve yine bilelim ki, yanlışlıklar düzeltilmediği taktirde bu davanın Türk siyaset ve adalet tarihindeki yeri Yassıada Mahkemeleri kadar farklı olmayacak.
"İkisi arasında ne fark var?" derseniz cevabı da şudur:
Bir tek “bebek ve don davası…”
Ve son bir hatırlatma...
Yassıada’da yargılanıp idam edilen o insanlar, bugün İstanbul’un en mutena yerlerinden birindeki anıt mezarlarında yatıyor.
Her yıl törenlerle anılıyor.
O nedenle sözlerimi şöyle tamamlayacağım.
Bu siyasi bir karardır ve yine siyaset düzeltmelidir.
Düzeltmenin ilk adımı da İmamoğlu ve arkadaşlarının tutuksuz yargılanmasının sağlanmasıdır.
Ve herkes de bunun Ankara’dan gelecek bir mesajla sağlanabileceğini biliyor.
Ayrıca bu, dün sağlığına kavuştuğunu gördüğümüz MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Bayramın birinci günü Türkgün Gazetesi'ne yazdığı yazıda önerdiği adalet ve demokrasi temennisinin samimiyeti konusunda da çok etkili bir niyet mektubu olurdu.
Bayram sırasında siyasî bir şey okumamaya karar vermiştim…
Ama MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bayram dolayısıyla Türkgün gazetesine yazdığı yazıyı okuyunca kendimi tutamadım.
İki defa baştan sona okudum.
Bugünkü güçlendirilmiş başkanlık hükümeti sisteminin işleyişi ile ilgili görüşlerine katılmasam da temennilerine büyük ölçüde katıldığım bir yazı bu.
Özellikle “yargı” başlığı altında yazılanlara tamamen katılıyorum.
MHP lideri Devlet Bahçeli
Diyor ki Bahçeli;
“Sağlam teminatlara bağlanmış bir yargı bağımsızlığı demokratik rejim için hayati önemdedir.”
Aynı görüşteyim.
Hemen altında iki temenni:
“Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının geliştirilmesi, hukuk güvenliğinin güçlendirilmesi, adalete erişimin kolaylaştırılması…”
“Devlet şefkatinin ülkemizin en ücra köşesindeki vatandaşlarımız tarafından hissedilmesi, adaletin hâkim olması…”
Hepsi de gönülden katıldığım temenniler…
Şimdi bu sözlerin ışığında, yakın tarihimizin iki çok önemli siyasetçisinin başına gelenlere bakalım.
Erdoğan'ın İBB Başkanı olduğu dönem
Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 13 Mart 2002’de İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile o günkü Başkanı Ali Müfit Gürtuna hakkında, 1994 – 2000 dönemine ilişkin Danıştay’a ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.
Suçlamalar şunlardı:
(*) Cürüm işlemek için teşekkül meydana getirmek ve bu teşekkülü yönetmek. (TCK’nın 313’üncü maddesi). Danıştay 2’nci Dairesi’ne gönderildi.
(*) Nitelikli zimmet (TCK’nın 202/2, 80’inci maddeleri).
(*) Devlet alım ve satımlarında çıkar sağlamak. (TCK’nın 205, 80’inci maddeleri).
(*) Rüşvet almak. (TCK’nın 212/1’inci maddesi).
(*) Görevde yetkiyi kötüye kullanmak. (TCK’nın 240’ıncı maddesi).
(*) Artırma ve eksiltmeye hile karıştırmak. (TCK’nın 366/2’nci maddesi).
Ekrem İmamoğlu, İBB'deki makam odasında
YIL 2025: İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’na suçlamalar
Aradan 23 yıl geçti.
Şimdi İstanbul’un bir başka seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında suçlamalar yapılıyor.
Gelin bugün İmamoğlu hakkındaki suçlamaları da alt alta yazalım:
(*) TCK 220: Suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetmek ve bu örgüte üye olmak.
(*) TCK: 252: Rüşvet.
(*) TCK 235: İhaleye fesat karıştırma.
(*) TCK 236: Edimin ifasına fesat karıştırma.
(*) TCK 250: İrtikap.
(*) TCK 158/1: Nitelikli dolandırıcılık-kamu kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle.
Şimdi lütfen bayram rahatlığından biraz kurtulup 2002’de Erdoğan’a ve 2025’te İmamoğlu’na yöneltilen suçlamaları yan yana yazıp bir kere daha okuyun.
Sayın AKP’li ve MHP’liler rica edeceğim siz de bir kere daha okuyun.
Aralarında bir kelime bile fark görebildiniz mi?
Elinizi vicdanınıza koyun. Bir tek kelime fark var mı?
Ben göremedim.
Gören bana bildirsin lütfen.
Ama aralarında bir, hatta çok önemli 3 fark var.
Erdoğan parti gezisinde, 2001
(*) Birincisi; Erdoğan ve arkadaşları bir sabah evlerinden, eşi ve çocukları önünde 20 polis aracıyla yapılan bir baskınla alıp götürülmedi.
(*) İkincisi; tutuksuz yargılandı.
(*) Üçüncüsü; AKP’nin “eski Türkiye” dediği ülkeydi ve her şeye rağmen tarafsız ve bağımsız bir yargı vardı.
Erdoğan o eski Türkiye’de berat etti. Bazıları da Rahşan Ecevit affına girdi.
Ekrem İmamoğlu, 19 Mart'ta gözaltına alındığını video ile duyurdu
(*) Yirmi araçla baskın.
(*) Seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı çocuklarının, eşinin, bütün Türkiye’nin göz önünde, yandaş medyanın canlı yayınları ile polis aracına tıkılıp götürüldü.
(*) Aşağılandı.
(*) Dört gün gözaltı.
(*) Ve daha suçlamaların ne olduğu bilinmeden, üç beş ne idüğü belirsiz gizli tanık ifadesiyle tutuklandı.
57. Koasliyon Hükümeti'nin Başbakanı Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcıları Develt Bahçeli ile Mesut Yılmaz
Bu iki sürecin bir de ortak yönü var.
2002 yılında dönemin görevden yargı darbesi ile indirilen İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan hakkında bu dava açıldığında ülkenin Başbakan Yardımcısı koltuğunda sayın Devlet Bahçeli oturuyordu.
Ne o günün Başbakanı Ecevit, ne yardımcıları Bahçeli ve Mesut Yılmaz daha yargılaması bile başlamamış Erdoğan için “yolsuzluğa bulaşmış”, “partisi gırtlağına kadar hırsızlığa batmış” gibi açıklamalar yaptı.
Her şeye rağmen siyasette bir mertlik vardı.
Devlet Bahçeli Erdoğan’a açılan davada adil davrandı.
Bugün de öyle davranacağına güvenmek istiyoruz.
Devlet Bahçeli’nin bayram yazısını işte 23 yıllık arayla yaşadığımız bu iki davanın ışığında okudum.
Sayın Bahçeli’nin görüşlerinde samimi olduğuna inanıyorum.
O nedenle bu yazısında bir cümle bekledim.
İmamoğlu ve arkadaşlarının hiç olmazsa Erdoğan gibi tutuksuz yargılanmasını tavsiye edecek küçücük bir cümle.
Kendisine çok yakın bir siyasetçi, MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, arife günü çok önemli bir açıklama yaptı.
“Zorunlu olmadıkça tutuksuz yargılama yolunun tercih edilmesini” istedi.
Çok önemsedim ve umutlandım bu açıklamadan.
Bu açıklamanın Sayın Bahçeli’nin bilgisi dışında yapıldığını sanmıyorum.
Aynı sözleri Bahçeli’nin ağzından da işitmek inanın ülkedeki gerginliği yumuşatma için çok önemli bir adım olacak.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, İBB Başkanı İmamoğlu
Aynı duygularımı, 23 yıl önce aynı iddialarla tutuksuz yargılanan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da iletmek istiyorum.
Çok iyi biliyorum ki, militanlar ve troller dışında vicdan sahibi hiçbir AKP ve MHP’li ikna olmadı bu yargı operasyonlarından.
Böyle bir yargı utancını kimse taşımak istemez diye düşünüyorum.
Bunları düşünürken dün Fransa’dan çok önemli bir haber geldi.
Mahkeme, Ulusal Cephe lideri Le Pen’e 4 yıl boyunca seçimlerden men cezası verdi.
Yani “Dört yıl boyunca muhtar bile seçilemez” dedi.
İlk tepki kimden geldi?
Sosyalist Parti ve daha soldaki lider Melanchon’dan.
Her ikisi de en güçlü siyasi rakibin önünün yargı yoluyla kesilmesine itiraz etti.
Tıpkı 2004’te CHP’nin, Erdoğan’a verilen siyasi yasağı kaldırmak için Anayasa değişikliğine destek vermesi gibi...
Mertçe yani…
Cumhurbaşkanı Erdoğan dün böyle kritik bir günde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’la konuştu.
Çok merak ediyorum bu konuşmanın içeriğini…
Acaba Macron, geçen seçimdeki en büyük rakibi Le Pen’e verilen bu ceza ile ilgili ne dedi?
Çünkü bir gün önce Türkiye’ye yönelik hepimizin çok düşünmesi gereken bir mesaj vermişti:
“Avrupa’nın, demokrasi yolunda ilerleyen Türkiye’ye ihtiyacı var.”
O zaman düşünelim.
Erdoğan’la aynı suçlamalarla karşılaşıp tutuklu yargılanan İmamoğlu ve arkadaşlarına bakıp ne düşünmeliyiz?
Ekrem İmamoğlu
Fransa’da sol partiler aşırı sağ parti liderinin seçim hakkının alınmasına itiraz ediyorlar.
Geçmişte CHP de aynı şeyi yapmıştı.
Yani sol partiler siyasi rekabette mertçe davranıyorlar.
O zaman soralım:
Solcular, siyasi rekabette sağcılara, İslamcılara ve milliyetçilere göre daha mı mert insanlar…
Özellikle “mertlik” kavramını çok seven milliyetçilere soruyorum…
Fransız solcuları kadar mert olmak size de yakışmaz mı…
* Ertuğrul Özkök
https://t24.com.tr/haber/ertugrul-ozkok-sayin-adalet-bakani-erdogan-bu-19-suclamayla-tutuksuz-yargilanmisken-imamoglu-neden-hala-gizli-tanik-tutuklusu,1230458