802-508-7352
Ekonomist Uğur Gürses, Türkiye’nin 19 Mart’tan itibaren içine girdiği finansal dalgalanmanın temel nedenini, “yargı eliyle siyasi olarak yapılan ‘ameliyat’” olarak tanımladı. Gürses, “Tamamıyla ‘ev yapımı’ bir kriz, finansal piyasalara bomba gibi düştü” ifadesiyle yaşananların dış kaynaklı bir ekonomik sarsıntı olmadığını vurguladı.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreçte, döviz kurunda gün içi çift haneye varan yükselişler, borsada devre kesicilerin devreye girmesi ve faizlerde sert artışlar yaşandı. Gürses’e göre, bu gelişmeler “siyasi saiklerle bir filin züccaciye dükkanına sokulması”na benzetildi.
Gürses, son bir yıl içinde 70 milyar dolarlık döviz açığından 70 milyar dolarlık fazlaya geçilerek önemli bir rezerv birikimi sağlandığını ancak yaşanan krizin, bunun yarısını bir haftada silip süpürdüğünü belirtti:
"Sonuçta, politik krizin bir haftalık faturası çok ağır oldu. Net 30 milyar dolarlık rezerv artışının yarısı gitti. Daha henüz yerleşiklerin ‘oyuna girmediğini’ dikkate alırsak potansiyel ‘turpun büyüğü’ bıçak sırtı bir yerde duruyor.."
Gürses’e göre yaşanan gelişmeler, ekonomi yönetimine duyulan güveni ciddi şekilde sarstı. 2023 seçimlerinden sonra Mehmet Şimşek’e verilen rolün artık geçerliliğini yitirdiğini belirten Gürses, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2025 Mart’ında ‘Mehmet Şimşek efsanesini’ kendi elleriyle gömdü” dedi.
Özellikle yabancı yatırımcıların, “farklı fikirleri olan bir Cumhurbaşkanı var ama, Bakan Şimşek irrasyonel yola sapılmasına supap olur” beklentisinin boşa çıktığını kaydetti.
Merkez Bankası ve ekonomi yönetiminin teknik açıdan da hatalar yaptığını belirten Gürses, kısa vadeli likiditenin serbest bırakılmasının krizi büyüttüğünü savundu. “Faizler düşerken vadeli depo-likidite senedi ile çekmediğiniz likiditeyi faizler yükselirken kolay çekemezsiniz. Vazo çatladıktan sonra girişilen çaba da istenen etkiyi yaratmaz” ifadelerini kullandı.
Ayrıca döviz müdahalelerinin kamu bankaları aracılığıyla yapılmasının da sistemsel aksamalara yol açtığını, büyük bankalara sonradan döviz satış talimatı verilmesinin piyasada paniğe neden olduğunu belirtti.
Gürses, küçük yatırımcıların yoğunlukla tercih ettiği para piyasası fonlarında (PPF) son günlerde yaşanan zararları da “tarihte görülmemiş” olarak tanımladı:
"1987’den 2025’e 38 yıl var. Bu 38 yılda olmayan şey oldu; bugün Para Piyasası Fonlarının (PPF) negatif getiriye düştüğü günlere tanık oluyoruz. 28 Mart günü TEFAS’ta işleme açık 74 fonun 37’si negatif getiri sağladı; yani önceki güne göre fonun değeri düştü. 74 fonun 8’i katılım fonu olduğu için bunlarda düşüş olmadı."
Bu kararın arkasında, Hazine’de görevli bir bürokratın borçlanma planına göre SPK’dan böyle bir düzenleme talep ettiğini aktaran Gürses, “SPK’nın, en temel görevi küçük yatırımcıyı korumak olmasına rağmen bu talebi hiç ölçüp biçmeden yerine getirmesi düşündürücüdür” dedi.
Para piyasası fonlarının son bir haftada yaklaşık 487 milyar TL küçüldüğünü belirten Gürses, "Kabaca 13 milyar dolar. Nereye gitti dersiniz? İlk haftada döviz hesaplarında, parite etkisi arındırılmış biçimde 5.8 milyar dolarlık artış iyi bir gösterge." değerlendirmesinde bulundu.
Para piyasası fonlarındaki zararların arka planında alınan hatalı bir düzenleme kararına işaret ettiğini belirten ve, “Kasım ayında hangi sivri akılla bu karar alındı?” diye soran Gürses, ilk etapta bunun fazla likiditeyi emme çabasıyla Merkez Bankası’nın önerisi olabileceğini düşündüğünü, ancak daha sonra bu talebin Hazine’deki bir bürokrat tarafından borçlanma planı doğrultusunda SPK’ya iletildiğini öğrendiğini aktarıyor.
Bu kararın Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bilgisi dışında alınmış olmasının mümkün olmadığını vurgulayan Gürses, “Ya SPK’ya ne demeli? En temel işi küçük yatırımcıyı korumak olan SPK, siparişle gelen talebi hiç ölçüp biçmeden yerine getirmiş” ifadeleriyle kurumu eleştirdi.
“Tanıdığım bir uzman ‘Likit fondan bile zarar ettirdiler, tarihte olmamış bir şey’ diyordu” diyen Gürses, bu düzenlemenin sonuçlarının küçük yatırımcılar üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını belirtti. Fonlardaki zararın ardından Merkez Bankası’nın TLRef tahvil alımı programı başlatarak “sıvamanın temizlenmesini” üstlendiğini ifade etti.
Sonuç olarak Gürses, “Son bir yılda TL’yi teşvik etmek için TL yatırım araçları teşvik edilirken, TL tasarruf etmenin kalesi sayılacak para piyasası fonlarına zarar ettirmek, getirilerini düşürmek akla zarar bir düşüncesizlik. Bunu da hiç tartmadan yapan kifayetsiz otoritelerin ‘küçük yatırımcıları koruması’ mümkün mü?” diyerek tepkisini dile getirdi.
Bu çerçevede Gürses, Hazine ve Maliye eski Bakanı Nureddin Nebati döneminde BES devlet katkısının yüzde 30’unun hisse senedine yatırılması zorunluluğu ile Mehmet Şimşek yönetiminde getirilen para piyasası fonlarının yüzde 10’unu devlet tahviline yönlendirme zorunluluğu arasında bir fark kalmadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu noktada, BES devlet katkısının yüzde 30’unun hisse senedine yatırılması zorunluluğu koyan Nebati yönetimi ile para piyasası fonlarına yüzde 10 devlet tahvili zorunluluğu getiren Şimşek yönetimi arasında hiç fark kalmadı.”
Gürses'in yazısının tamamı şu şekilde:
19 Mart’tan bu yana yaşadığımız şu; Türkiye’de siyasi otorite, yargıyı araçsallaştırarak ekonomi vazosunu bir kez daha kırdı. Son 2 yılda ekonomide tüm ‘kanamayı durdurma’, rezerv biriktirip, absürt kararları tersine çevirerek normalleşme çabasının, aslında yeni absürt, irrasyonel, hukuk dışı yan yol içeren siyasi adımların atılabilmesi için ‘yastık oluşturma’ çabası olduğu anlaşıldı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart günü gözaltına alınmasıyla başlayan piyasa sarsıntısı yayılarak etkili oldu. Kurda gün içi yüzde 10’a vuran bir zıplama, borsada sert düşüş nedeniyle işlemleri durduran ‘devre kesicilerin’ ardı ardına devreye girmesi, faizlerde sert yükseliş kendini gösterdi.
Gözaltılar hafta sonunda tutuklamaya dönerken, belediye yönetimine kayyım atanması olasılığı da yabancı yatırımcıların izlediği bir konuydu. Hatta eğer kayyım atanırsa bir yeni sert dalganın gelebileceği aktarılıyordu.
Muhtemeldir ki; bunun farkında olabilecek partili kişiler ‘karar vericiye’ haber verip ‘fren koymuşlar’.
Merkez Bankası kuru kontrol edebilmek için likiditeyi çekmeye ve bunu pahalı hale getirmeye çalıştı. Kur 38.00’de tutulurken, gecelik faizleri yüzde 46’ya çekti. Aylık vadede ise yüzde 48’e kadar çıkardı.
Tahvil faizleri ise yüzde 38’lerden yüzde 51’e zıplayıp, Cuma günü yüzde 49’dan açılıp yüzde 44’le kapandı.
Tamamıyla “ev yapımı” bir kriz, finansal piyasalara bomba gibi düştü. 2019’da başlayıp 2023 seçimlerine kadar geçen sürede yaratılan ‘kanamayı’ durdurma çabaları çöpe gitti. Adeta siyasi saiklerle bir fil züccaciye dükkanına sokuldu, ekonomi vazosunun da kırılması sonucunu getirdi.
Borsa Varlık Fonu alımlarıyla, kur Merkez Bankası müdahalesiyle tutulmaya çalışılıyor. Faizde de bazı tahviller Merkez Bankası alımlarıyla toparlanmaya çalışılıyor. Bıçak sırtı durum devam ediyor.
Asıl şu hikaye ortaya çıktı ki; son birbuçuk yılda tüm bu ‘ekonomide rasyonele dönüş’ hikayesinin özünde yapılan, amaçlanan hedef yeni irrasyonel siyasi hamleler için finansal yığınak oluşturmakmış.
28 Mart kapanış itibariyle, yaratılan finansal sarsıntının tek nedeni yargı eliyle siyasi olarak yapılan ‘ameliyat’.
Tam bir yıl önce, 29 Mart 2024 yerel seçimlerinin sonuçlanmasıyla; 2019’da başlayıp 2023’e kadar süren, 2024 Mart seçimlerine kadar askıda kalan finansal kanamanın ‘pansumanı’ yapılmaya başlanmıştı.
Ölçüyü Merkez Bankası’nın açık döviz pozisyonu üzerinden alırsak; 70 milyar dolarlık bir açıktan, tam bir yıl sonra 70 milyar dolarlık fazlaya getirilirken, brüt döviz rezervleri de 122 milyar dolardan 172 milyar dolara gelmişti. Yani 50 milyar dolar. Bunun 20 milyar dolarının altın fiyatlarının uluslararası piyasalarda yüzde 50’ye yakın artmasından kaynaklandığı dikkate alınırsa net 30 milyar dolarlık rezerv artışı yaratılmıştı.
18-27 Mart arasında ne oldu?
Merkez Bankası’nın piyasaya sattığı net döviz miktarı 26.7 milyar dolar, kaybettiği döviz rezervi ise 15 milyar dolar oldu. Sattı ama neden daha az rezerv kaybetti? Çünkü 10 milyar dolarlık ters swapları kapattı. Daha önce ters swapla TL çekmek için karşılığında verdiği dövizleri geri aldı.
Sonuçta, politik krizin bir haftalık faturası çok ağır oldu. Net 30 milyar dolarlık rezerv artışının yarısı gitti. Daha henüz yerleşiklerin ‘oyuna girmediğini’ dikkate alırsak potansiyel ‘turpun büyüğü’ bıçak sırtı bir yerde duruyor.
İşte işin daha tehlikeli tarafı bu; son 1 yılda durdurulan kanamanın yeniden başlaması, onarılan dokumanın ‘çorap söküğü’ gibi yeniden geriye gitmesi olasılığı.
Kaldı ki Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni turplardan bahsediyor. Yani verdiği sinyal, siyasi operasyonların devam edeceği yönünde. Zor ikna olmuş TL yatırımcılarına, tasarrufçulara nasıl bir sinyal bu?
Bu sadece politik bir kriz değil, bizatihi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2023 genel seçimleri sonrasında ‘tek kurtarıcı’ gibi sarıldığı, yabancı yatırımcıların da makul politikaları sahiplenecek teknik adam olarak düşündükleri ‘Mehmet Şimşek efsanesini’, 2025 Mart’ında kendi elleriyle gömmesi.
Defalarca ‘sopa yiyen’ yabancı yatırımcılara “rasyonel mutfak’ sunumu, temkinli ve sınırlı bir yabancı girişi sağlamıştı. Şimdi yabancı yatırımcılar da meselenin ‘mutfaktaki şef’’ olmadığını anladı. ‘Farklı fikirleri olan bir Cumhurbaşkanı var ama, Bakan Şimşek makul politikaları ile irrasyonel yola sapılmasına supap görevi görür” bakışı yerle bir edildi. Bazı dersler pahaldır. Yine ve yeniden olsa da.
Ama asıl hikâye biraz da olsa konjonktürel rasyonel bir çerçeve arayışında olan yerleşiklerin yediği ‘sopada’. Onlar da bu tablonun uzun soluklu olamayacağını bir kez daha pahalı maliyetlerle görmüş oldular.
Ekonominin normalleşmesinin ekonomi reçeteleri ile değil, siyasetin ve hukukun normalleşmesi gerektiğini başından beri savunurken, Şimşek ve ekibinin sadece kanamayı kontrol ettiğini düşünüyordum. Geçmiş deneyimle; ‘kanamaların’ bizatihi karar verici siyasi irade tarafından yaratıldığı da bilerek.
Artık ekonomide orta vade yok. Şimşek’in de yapabileceği pek bir şey yok. Ekonomide belirsizliğin de riskin de odağının, bizatihi ülkeyi yöneten siyasi iradenin kendisi olduğu net biçimde ortadadır.
Türkiye seçime gitmeden, ekonomideki kesif sis bulutunun dağılması mümkün değil. Bu, iktidar mutfağında pişirilen ‘ev yapımı’ krizin yeni bir yoksullaşma dalgası yaratması kaçınılmaz.
Ne ekonomik hedefler, ne ekonomi kadrosunun ‘inançlı sözleri’ toplumun beklentilerini etkileyemez artık. Bu yüzden kur kontrolü yapılabilse de enflasyonun kontrolü o kadar kolay olmayacaktır.
Teknik hatalar
Diğer taraftan; işin teknik tarafında, Şimşek ve ekibinin hataları var.
Birincisi, devasa bir likiditenin piyasanın emrine amade kalacak biçimde kısa vadeli olarak çekilmesi çok büyük bir hataydı. Öyle de oldu. Bu konudaki endişelerimi öncesinde de şurada ve şurada yazdım, Lirametre yayınında da anlattım. Ayrıca Kasım 2024’te Enflasyon Raporu sunumunda bizatihi Merkez Bankası Başkanı’na da sordum.
Ama aldığım yanıtlar hep ‘top çevirme’ üzerine oldu. Oysa bu devasa likidite uzun vadeli (aylık-üç aylık) çekilmiş olsa şok da Merkez Bankası’nın kontrolünde olurdu. Faizler düşerken vadeli depo-likidite senedi ile çekmediğiniz likiditeyi faizler yükselirken kolay çekemezsiniz. Vazo çatladıktan sonra girişilen çaba da istenen etkiyi yaratmaz.
İkincisi, Merkez Bankası’nın döviz müdahalelerini kamu bankaları üzerinden yaparak içine düştüğü ‘pratik kaybı’ da ilk döviz şokunda belirgin biçimde ortaya çıkmış. İşlem yapılan platformlarda limitlerin dolması üzerine müdahalenin durması kuru patlatmış. Daha sonra büyük bankalara “siz satın biz sonra kapatırız” denilmiş. Böyle bir müdahale pratiği de merkez bankacılığı pratiğinden uzaklaşmanın ve hatalar döngüsünün bir sonucu.
Küçük yatırımcıya zarar ettiren otoriteler
Türkiye’de ilk yatırım fonu, 13 Temmuz 1987 tarihinde Türkiye İş Bankası tarafından kuruldu. Bu fon, o dönemin mevzuatına göre Likit Fon türündeydi. Bugün bu türde fonlara artık Para Piyasası Fonu deniliyor.
Likit fonlar her an nakde çevrilebilen fonlardı. Yatırımları da oldukça kısa vadeli finansal araçlara yapılıyordu. Yani gecelik ters repo ağırlıklı olduğu için, finansal araç fiyat-faiz riskini içermiyordu.
Bu fonların adı Para Piyasası Fonları oldu. Büyük ağırlıkla kısa vadeli mevduat ve ters repo ile portföylerini yürüten bu fonlar, özellikle tasarruf kapasitesi dar olan ücretli çalışanların aldıkları ücretle-ödemeler arasında bir ‘mini nakit yönetim aracı’ olarak kullanıldı. Küçük tasarrufçular için de. “Boşta kalmasın, enflasyonla erimesin” denilerek vadesiz hesapta tutmak yerine likit fonlar-para piyasası fonlarında park eden yatırımcıların piyasa riski söz konusu değildi.
1987’den 2025’e 38 yıl var. Bu 38 yılda olmayan şey oldu; bugün Para Piyasası Fonlarının (PPF) negatif getiriye düştüğü günlere tanık oluyoruz. 28 Mart günü TEFAS’ta işleme açık 74 fonun 37’si negatif getiri sağladı; yani önceki güne göre fonun değeri düştü. 74 fonun 8’i katılım fonu olduğu için bunlarda düşüş olmadı.
Bu nasıl mı oldu?
SPK 22 Kasım 2024’te Fon Rehberi’nde değişiklik yaparak para piyasası fonları için “portföyünün asgari yüzde 10’u devlet iç borçlanma senetlerinde yatırıma yönlendirilir” denilerek devlet tahvili zorunluluğu getirildi. Uyum için de 28 Şubat tarihi sonu belirlendi.
29 Mart 2024 yerel seçimleri sırasında 300 milyar TL büyüklüğündeki bu fonlar, TL’ye güvenin artmasıyla büyümüştü. Kasımda bu karar geldiğinde, 1.2 trilyon TL büyüklüğe ulaşmış bir PPF bakiyesi vardı. Şubat başında 1.6 trilyona ulaştı.
19 Mart günü İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla piyasa çöktü; kur zıpladı, faizler patladı, borsa sert düştü.
Tahvil faizlerinin yükselmesi ile portföylerinde yüzde 10 tahvil tutmaya zorlanan para piyasası fonlarının getirileri de düştü. Fonlara TLRef’e endeksli tahvillerin konulmuş olması, zararı önlemedi. Faizin çıktığı yerde tahvil fiyatı düşer. TLRef tahvil fiyatlarında yüzde 5’e yakın düşüşler oldu. İşte giderek artan ölçüde yaygın bir negatif getiri tablosu böylece ortaya çıktı.
28 Mart günkü TEFAS verilerine göre, para piyasası fonlarından çıkış, 644 milyar TL, serbest fon niteliğindeki para piyasası fonlarına ise 158 milyar TL’lik kayma olmuş. Nette ise toplam para piyasası fonlarından çıkış ise 487 milyar TL olmuş. Kabaca 13 milyar dolar. Nereye gitti dersiniz? İlk haftada döviz hesaplarında, parite etkisi arındırılmış biçimde 5.8 milyar dolarlık artış iyi bir gösterge.
Peki Kasım ayında hangi sivri akılla bu karar alındı?
İlk kararı duyduğumda bunun fazla likiditeyi emme çabası olarak Merkez Bankası’nın tavsiye etmiş olabileceğini düşünmüştüm. Sonra öğrendim ki; Hazine’de işgüzar bir bürokrat borçlanma planını dikkate alarak SPK’dan bu kararı talep etmiş.
Bu kararın Bakan Şimşek’in haberi olmadan alındığını düşünmek saflık olur. Ya SPK’ya ne demeli? En temel işi küçük yatırımcıyı korumak olan SPK, siparişle gelen talebi hiç ölçüp biçmeden yerine getirmiş.
Tanıdığım bir uzman “Likit fondan bile zarar ettirdiler, tarihte olmamış bir şey” diyordu.
Şimdi bu ‘sıvamanın’ temizlenmesi de Merkez Bankası’na havale edildi; banka TLRef tahvil alımı programı başlattı.
Son bir yılda TL’yi teşvik etmek için TL yatırım araçları teşvik edilirken, TL tasarruf etmenin kalesi sayılacak para piyasası fonlarına zarar ettirmek, getirilerini düşürmek akla zarar bir düşüncesizlik. Bunu da hiç tartmadan yapan kifayetsiz otoritelerin ‘küçük yatırımcıları koruması’ mümkün mü?
Bu noktada, BES devlet katkısının yüzde 30’unun hisse senedine yatırılması zorunluluğu koyan Nebati yönetimi ile para piyasası fonlarına yüzde 10 devlet tahvili zorunluluğu getiren Şimşek yönetimi arasında hiç fark kalmadı.