Yıldıray Oğur


Dünya böyle giderse bir gün hepimiz siyasal Müslüman olacağız

Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, kısmen Peyami Safa ve Nurettin Topçu hatta Cemil Meriç gibi isimlerde İslam, sadece akaid değil, bir şehir, zaman, musiki, terbiye, hafıza ve medeniyet biçimi oldu.


Her bayram sabahı olduğu gibi bu bayram sabahı da yine pek çok vesileyle Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı şiiri karşımıza çıktı.

Sadece bu şiir için her bayram sabahı İstanbul’un en kalabalık camisi Süleymaniye oluyor. Şiir caminin girişindeki levhada sergileniyor. Klasik hatlar dışında herhalde bir camiye girebilen tek şiir Yahya Kemal’e ait.

Bunun kadar meşhur olmasa da Yahya Kemal’in başyapıtlarından biri de bir iftar şiiri: Atik Valde’den İnen Sokak’ta.

Yahya Kemal bu şiiri 1934 yılında bir Ramazan günü tam iftar saatinde Üsküdar Valide Atik semtinin ara sokaklarında dolaşırken yazmıştı:

“Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

"Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."

Yahya Kemal’in burukluğunun sebebi iftar vakti oruç tutmamasıydı.

Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı şiirinin şairi oruç tutmadığını şiirle anlatacak kadar dini pratiklerden uzaktı.

Bundan mutsuzdu.

Ama mutsuzluğunun sebebi bir farzı eda edememek ya da cehennem korkusu değildi.

Milletinin ortak kültüründen uzakta kalmış olmaktı.

Zaten Yahya Kemal’i Süleymaniye’de bir bayram sabahı heyecanlandıran da okunan dualar değildi, yine milletin birliği, tarihi, ortak ruhuydu:

“Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.”

Yahya Kemal, Ahmet Handi Tanpınar, Peyami Safa hatta daha sonra Nurettin Topçu, Cemil Meriç muhafazakar düşüncenin öncü isimleri olarak bilinirler.

Ama çoğunun bugün muhafazakarlıktan anlaşılan bir dindar pratiği yoktu.

Dinin kamusal hayattan çekildiği, devletin sert laiklik uygulamalarıyla din, dini kültür, tarih ve Osmanlı’ya mesafe koyduğu bir zamanın entelektüelleriydiler.

Bazıları bu radikalizme karşı bir refleks olarak, bazıları kültürü korumak için üzerine kapanma şeklinde bir muhafazakarlıkla İslam’ı bir kimlik ve kültür olarak benimsemişlerdi ama İslam’ı bir din olarak yaşamaya mesafeli bir hayatları olmuştu.

Hatta Tanpınar, “gericilik”e 27 Mayıs’a destek olacak kadar tepkiliydi.

Ama kitaplarında ve edebiyatlarında görünür olan bu “kültürel Müslümanlığın” adını koymamışlar, onu teorize etmemişlerdi.

Son yıllarda Batı entelektüel hayatında bunun adı konuldu: “kültürel Hristiyanlık.”

Bu pozisyon, klasik anlamda Hristiyan imanına tam bağlanmadan, Hristiyanlığın bir medeniyet, ahlak, sembol, aidiyet ve toplumsal düzen kaynağı olarak savunulması anlamına geliyor.

Kültürel Hristiyan için mesele dinin ilahiyat kısmı değil, esas vurgu, Hristiyanlığın Batı uygarlığını kurmuş olması, insan onuru, vicdan, merhamet, eşitlik ve fedakârlık gibi değerlerin tarihsel zeminini sağlaması ve seküler çağın ürettiği boşluk karşısında bir anlam ve düzen dili sunması.

Başka bir deyişle kültürel Hristiyanlık, Hristiyanlığın içeriğini değil çoğu zaman etkisini sahipleniyor.

Bu eğilimin Batı’da son yıllarda bu kadar görünür hale gelmesinin birkaç nedeni var.

İlk olarak, sekülerleşme Batı’da yalnızca dini geriletmedi; aynı zamanda anlam, aidiyet ve kutsallık duygusunu da aşındırdı.

İkinci olarak, göç, kimlik siyaseti, aşırı bireycilik ve kültür savaşları karşısında birçok muhafazakâr entelektüel Hristiyanlığı yalnızca bir inanç değil, çözülen topluma karşı bir medeniyet omurgası olarak yeniden keşfetmeye başladı. Aşırı sağ hareketler, popülizm buradan gücünü alıyor.

Bu duyguya hitap eden ama dinle pratikte alakasız Trump, Orban muhafazakarların sözcüsü olabiliyor.

Üçüncü olarak da Batı içindeki ilerlemeci, teknokratik ve zaman zaman dışlayıcı yeni ahlak diline karşı, Hristiyanlık bir karşı-hafıza ve direnç kaynağı olarak görülmeye başlandı.

Bu fikrin Batı’daki en popüler ismi Jordan Peterson.

Peterson klasik anlamda bir Hristiyan ilahiyatçısı değil. Tanrı, vahiy, Mesih ve diriliş gibi kavramları çoğu zaman teolojik gerçeklikten çok psikolojik ve sembolik derinlik olarak ele alıyor.

Burada Carl Jung’un etkisi çok belirgin.

Jung, dini öncelikle ilahi vahiy olarak değil, insan ruhunun derin yapılarının sembolik dışavurumu olarak okumuştu.

Peterson da tam bu çizgide, Hristiyanlığı gökten inmiş hakikat olarak değil, insanın kaos karşısında düzen kurma çabasının en gelişmiş sembolik dili olarak savunuyor. Böylece Hristiyanlığı inanmadan da ciddiye almanın teorik yolunu açıyor.

Ama kültürel Hristiyanlık yalnızca Jungcu-psikolojik bir hatta ilerlemiyor.

Bunun bir de medeniyetçi ve muhafazakâr damarı var. Tom Holland, Hristiyanlığın modern seküler Batı’nın bile farkında olmadan taşıdığı ahlaki zemini kurduğunu savunuyor. Richard Dawkins gibi uzun süre dine karşı militan bir seküler pozisyonda duran isimler bile, son dönemde kendilerini “kültürel Hristiyan” diye tanımlayabiliyor. Burada Hristiyanlık, doğaüstü hakikat olarak değil, Batı’nın tarihsel karakterini şekillendirmiş kültürel miras olarak öne çıkıyor. Bu akımdan Hristiyan Batı kültürü milliyetçiliğine, İslamofobik bir aşırı sağ siyasete de yollar çıkıyor.

Roger Scruton’ın muhafazakarlığı ise daha barıçşıl. Hristiyanlığı bir karşı tepki değil daha çok aidiyet, ritüel, güzellik, kutsallık ve toplumsal terbiye dili olarak savunuyor.

Scruton için din, sadece Tanrı’nın varlığına dair bir doktrin değil; ev, mezarlık, evlilik, bayram, sadakat, yas ve yüksek kültür gibi insanı kendinden büyük şeylere bağlayan bir yaşam dünyasının taşıyıcısı.

Peki neden Türkiye’de Peterson ya da Scruton benzeri figürlerin teorileştirdiği bir “kültürel Müslümanlık” akımı ortaya çıkmadı?

Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, kısmen Peyami Safa ve Nurettin Topçu hatta Cemil Meriç gibi isimlerde İslam, sadece akaid değil, bir şehir, zaman, musiki, terbiye, hafıza ve medeniyet biçimi oldu.

Ama bu fikirlerin “Kültürel Müslümanlık” diye bir akıma dönüşmemesinin sebebi zaten Türkiye’de kültürel Müslümanlığın ana akım olmasıydı.

Sadece Ramazan ve bayramlar bile bunun özeti.

İnsanlar ezanla duygulanıyor, ramazanı bir ritim ve aidiyet duygusuyla yaşıyor, dinsiz ya da laik farketmiyor her cenaze “Dindar diye bilirdik” diye uğurlanıyor.

Oruç tutmayanlar bile iftar, sahur geziyor. En ters vakitteki Bayram Namazı’nda camiler dolup taşıyor.

Yani Türkiye’de din hala Batı’daki gibi “kaybedilmiş bir merkez” değil, hâlâ canlı bir siyasal ve toplumsal alan.

Batı’da kültürel Hristiyanlık, büyük ölçüde Hristiyanlığın kamusal otoritesini kaybetmesinden sonra ortaya çıkan bir savunma refleksiydi. Biz orada değiliz.

Ama oraya doğru gidebiliriz. Kültürel Müslümanlık akımı orada bir ara çözüm olarak ortaya çıkabilir.

Ama Batı’da olmayan bir faktör daha var Türkiye’de: O da Batı’nın kendisi.

Türkiye’de ve aslında daha geniş Müslüman dünyada Batı’nın müdahaleciliği ve “biz”e düşmanlığı hissi dini kimliğin en canlı ve heyecanlı motivasyonu hala.

O yüzden “Gavur olmak” dinden çıkmaktan çok milletten çıkmak anlamına geliyor.

Ateist ya da deist bir Türk’e ya da Kürt’e “gavur” denmiyor.

Örneğin son iki yılda hızlı sekülerleşmeye Gazze fren vurmuş olabilir.

Gazze şimdi İran daha önce Irak ve Suriye’nin yıkımı, Avrupa’da yükselen aşırı sağ, İslamofobi, göçmen karşıtlığı ve Müslüman kimliğinin sürekli güvenlik tehdidi gibi kodlanması, İslam’ı sadece manevi ya da kültürel değil, aynı zamanda zorunlu bir politik kimlik haline getiriyor.

Gazze ve İran konularında AK Parti ile CHP, DEM ile İYİ Parti arasında neredeyse fark yok.

Dar bir İslamofobik azınlık, seküler Türk ve Kürt milliyetçisi ve bazı emekli diplomatlar dışında İsrail nefreti Türkiye’yi birleştiren bir duygu.

Hatta CHP’liler AK Parti iktidarını İsrail ile ticareti kesmemekle suçluyorlar. İran’a karşı Trump’a ses çıkaramadığı için eleştiriyorlar.

Batılı bir sağcı ve İslamofobik için de Türkiye’de kimin dindar ya da kimin laik olduğunun bir önemi yok.

Onların gözünde de hepimiz tehlikeli Müslümanlarız. Bunu hissedenler o yüzden kimliklerine ister istemez sahip çıkıyorlar.

Bu kimlikten çıkmak için ancak İranlı Pehleviciler gibi eline İsrail bayrağı alıp sallaman gerekli. Bunu da Türkiye’deki en öfkeli muhalife bile yaptıramazsınız.

Avrupa’da doğup büyüyüp, bu kavgayı sürdürmeye nefesi yetmeyerek self-hater denen Batıcıdan çok Batıcı profillere dönüşen Türk ve Kürt siyasetçiler hariç.

Ama o da demode bir asimilasyon biçimi artık.

Bugün New York’un ve Londra’nın Müslüman kimliğiyle barışık belediye başkanları var.

Batı’daki müslümanlar sol muhalefetin merkezi bir konumuna geldiler.

Müslümanlık dini bir kimlik olmaktan çok bir siyasi kimlik olarak güçleniyor.

Batı’daki kültürel Hristiyanlar çoğu zaman içte çözülen topluma karşı Hristiyan mirası savunuyor.

Türkiye’de ya da Müslüman toplumlarda ise kişi, dindar olmasa bile İslam’ı dışarıdan aşağılanan, kuşatılan ve savunulması gereken ortak kimliği olarak taşımak zorunda hissedebiliyor.

Bu yüzden burada inanç zayıflarken kimlik sertleşebiliyor. Din, bir yandan içeride daha dar, dışlayıcı, Ali Şeriati’yi bile tekfir eden söylemlerle sıkışırken, öte yandan dışarıda kolektif haysiyetin savunma dili haline gelebiliyor.

Bu anlamda aslında yurtta laik olabiliriz ama dünyada hepimiz “siyasal Müslümanız”.

Hem dış politikadaki reflekslerimiz açısından öyleyiz hem de Batılı sağcıların gözünde zaten öyleyiz.

Bu yüzden Türkiye’de yükselecek olan kültürel Müslümanlık değil ama siyasal Müslümanlık olabilir.

Bu, içeriden seçilmiş bir kimlikten çok, dışarıdan dayatılmış bir kimlik gibi işliyor. İnsanlar sadece inandıkları için değil, dünyada o kimlikle muhatap alındıkları için de Müslümanlaşıyor.

Bu İslam’ı sadece bir inanç ya da kültür meselesi olmaktan çıkarıyor. Onu aynı zamanda savunulması gereken politik bir varoluş haline getiriyor.

Böylece tuhaf bir durum ortaya çıkıyor: İnsan içeride daha az dindar hale gelebiliyor ama dışarıda kendini daha fazla Müslüman hissetmeye başlıyor.

İnanç gevşese bile kimlik sertleşiyor.

Laik olmamız, Kemalist olmamız, ateist olmamız, Alevilik, milliyetçilik, Kürtlük bunu değiştirmiyor.

Eğer iktidar dini siyaseten bir kutuplaşma imkanı olarak görmekten vazgeçse, daha kapsayıcı bir dini söylem kurulsa bu zorunlu siyasal Müslümanlık, kültürel müslümanlığı da popülerleştirebilir.

Ama iktidar ve kamusal söylemi bunun uzağında duruyor.

Muhtemelen bugün yaşasa Yahya Kemal de dünyaya bakarak siyasal Müslüman olabilirdi.

https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/dunya-boyle-giderse-bir-gun-hepimiz-siyasal-musluman-olacagiz-1607305