Seçme iradesi gasp edilen vatandaşların, itirazlarını şiddet içermeyen boykota dönüştürmesine “bölücülük” diyenlerin aksine, temel yaklaşıma bakıldığında bu boykotta birleştiricilik faktörü daha belirgin görünüyor
Z kuşağı gençlerinin henüz dünyaya gelmediği, gelenlerinse bebek olduğu yıllardı. Dönemin hükümetinin (Başbakan Bülent Ecevit) diplomatik baskısıyla, Suriye’den ayrılmak zorunda kalan terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın, bir süre sonra İtalya’da olduğu ortaya çıktı.
İtalya’nın, Türkiye’de idam cezası olduğu gerekçesiyle, iadeye yanaşmayarak (idam cezasının kaldırılmasında MHP lideri Bahçeli’nin katkısı mühimdir) Öcalan’a sığınma hakkı tanıması, Türkiye’de İtalyan mallarına yönelik büyük bir boykot kampanyasına yol açtı.
Dönemin oda ve borsaların, esnaf, ticaret meslek örgütlerinin de desteklediği bu kampanya, o sıra öyle etkili oldu ki, boykot, iki ülkenin dış ticaret rakamlarına düşüş olarak yansıdı. Turizm gelirleri etkilendi. (Milyonlarca dolardan söz ediyoruz.)
Dahası, isimlerinin çağrışımı nedeniyle İtalyan markası zannedilen bazı ürün firmaları “Biz aslında Türk şirketiyiz. Fabrikamız da Kayseri’de” diye açıklama yapmak zorunda kaldı. Kimisi gazetelere boy boy ilanlar verdi. Takke düştü kel göründü.
* * *
Yakın siyasi tarihimizdeki bu örneğe muhabir olarak tanıklık etmiş, haberleştirmiş bir yurttaş olarak diyeceğim o ki, haklı bir nedenle ve doğru zamanda yapılan boykot, etkili sonuçlar doğurur, dönüştürür.
1998 yılı sonunda başlayıp 1999 baharına kadar sarkan İtalya malları boykotu da ekonomide ve siyasette dönüştürücü etkiler doğurmuştur.
Bugün CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in çağrısıyla yaygınlaşan ve gündemde geniş yer bulan boykotun nedenleri ve konjonktürü elbette farklı.
Ama ulusal bir karakter taşımadığını kim söyleyebilir?
Bu ülkede bugün milyonlarca vatandaş; yetkili heyete baskı yapılıp söz geçirilemeyince diploması yetkisiz bir heyet tarafından hukuksuzca iptal edilen, ertesi sabah sahur baskınıyla gözaltına alınıp tutuklanan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na düzenlenen operasyon sonucunda; seçme iradesi ve seçme haklarının gasp edildiğini düşünüyor iliklerine kadar hissediyor.
Bu ülkede bugün milyonlarca vatandaş, İmamoğlu ile birlikte gözaltına alınıp tutuklanan -biri ağır sağlık sorunlarıyla mücadele eden ve cezaevinde geçirdiği her saat hayati risk içeren- çalışma arkadaşlarının, maddi delil olmaksızın, siyaseten içeride tutulduğuna inanıyor.
Hal böyleyken, iktidarın yanında hizalanmış sosyal medya zabitleri parmak sallıyor ki, milyonlar korkup sussun. Sussun ki seküler taklidi yapıp, mali varlığını iktidara borçlu olanların ürettiği mal ve hizmetleri satın almayı sürdürsün.
Üstelik kendilerine “vatan haini” “bölücü” denilse bile yapsın bunu.
Bu boykotu, “bölücülük” diye niteleyen herkese, “Bir itiraz hareketinin meşruiyeti, iktidarın ona “milli” ya da “gayrı millî” demesine göre mi oluşuyor?” sorusunu sormak zorunludur.
Neticede kimse iktidarın diliyle, onun kavramlarıyla konuşmak, yaşamak zorunda değil. O kelimelerin içini, iktidarın menfaatine göre anlamlarla doldurmak zorunda da değil.
Şiddet içermeyen bir boykotu bölücülük olarak nitelemenin arkasında, en kaba anlatımla para kaybetme korkusu olduğu anlaşılıyor. Ama yine de saflık seviyesinde iyi niyetle, bir an için böyle olmadığını düşünelim. Mesela hiçbir çıkarınız yok ve şiddet içermeyen bir boykotun ekonomiye zarar verdiğini, gayrı millî olduğunu düşünüyorsunuz.
O zaman bir zahmet önce ekonomiye bu kadar hasar veren, faturası hep vatandaşa çıkarılan enflasyonun neden ve nasıl oluştuğuna bir bakın.
* * *
Seçme iradesi gasp edilen vatandaşların, itirazlarını şiddet içermeyen boykota dönüştürmesine “bölücülük” diyenlerin aksine, temel yaklaşıma bakıldığında bu boykotta birleştiricilik faktörü daha belirgin görünüyor.
Ama tüm bunların hepsinden önemlisi şudur ki, kimseye zorla para harcatamazsınız.
https://t24.com.tr/yazarlar/cigdem-toker/zorla-para-harcatamazsiniz,49278