Ekrem İmamoğlu hakkında açılan soruşturma ve davaların “olağan adli işlem” olduğuna kamuoyunun üçte ikiye yakın kısmı bir türlü inanmıyor. Soruşturmaların “siyasi” olduğu görüşündeler.
Çünkü evvela bu soruşturmalar “silkeleme” ve “turpun büyüğü” beyanları ile başladı. Silahlı teröristlermiş gibi evlere şafak vakti baskınlar yapıldı… Savcılık sadece muhalif belediyeleri soruşturuyor. Avrupa Komisyonu’nun İlerleme Raporu’nda tespit şöyledir:
“Bu durum, yargı süreçlerinin tarafsızlığına dair şüpheleri artırmış ve hukuk sistemine duyulan kamu güvenini tarihinin en düşük seviyesine indirmiştir.” (Brüksel, 4.11.2025, Bölüm: 1.2)
SİYASAL YARGI
Yargının “tarafsızlığına dair şüphelerin artmasının” temelinde HSYK, CB sistemindeki adıyla HSK vardır.
2014 yılında Anayasa Mahkemesi, HSYK seçimleri için “tek adaya tek oy” usulünü tavsiye etmişti. Böyle olsaydı, AYM’nin belirttiği gibi, hiçbir “liste” HSYK’ya hâkim olamayacak, çoğulcu ve bu sayede tarafsız bir HSYK oluşacaktı. (AYM, Karar Sayısı 2014/81)
İktidar AYM’nin bu tavsiyesine uymadı. Daha önce FETÖ’nün kullandığı “liste” usulünü yasalaştırdı. Adalet Bakanlığının listesi HSYK’ya hâkim oldu.
FETÖ tasfiye edildi ama Yargı bağımsızlaşmadı, yargıda el değişti.
CB sisteminde ise HSK üyelerinin tamamını partili Cumhurbaşkanı ile onun Meclis grubu belirliyor. Böyle siyasallaşan, HSK hoşa gitmeyen hakimleri başka yerlere atamakta veya dosyadan almaktadır. Bu, çok uzun bir liste oluşturur. Enis Berberoğlu, Osman Kavala dahil Gezi davaları, Cemal Kaşıkçı dosyası hatta Soma maden faciasına bakan hakimlerin HSK tarafından değiştirilmesi hafızalarda yer etmiş örneklerdir.
Akın Gürlek’in, siyasi bir makam olan Adalet Bakanı Yardımcılığından İstanbul Başsavcılığına atanması da HSK tasarrufuydu. Şimdi Adalet Bakanı’dır biliyorsunuz.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI?
Davalara hangi hakimlerin bakacağı veya bakmayacağı meselesi, “yargı bağımsızlığı”nın birinci maddesidir: Hakim, belli bir dava için özel olarak atanmış olmamalıdır. Olaydan önce zaten o tür suçlar için görev yapmakta olan “tabii hakim” olmalıdır.
Bu öylesine esaslı bir hukuk kuralıdır ki 1876’dan bugüne bütün anayasalarımızda yer almıştır.
İmamoğlu hakkındaki davalarda ise hakimlerin değiştirilmesi dikkat çekiyor.
Vahim bir örnek, duruşmaları yeni başlayan İBB davasıdır. Bu davada iddianamenin kabul tarihi 25 Kasım 2025’tir. İki gün sonra bu davaya baksın diye 40. Ağır cezaya kıdemleri bir buçuk yıl olan iki genç hâkim atandı. Evet, bu davaya baksınlar diye!
İddianamesi 3 bin sayfa, ek klasörleri 80 bin sayfa tutan dosyada, İmamoğlu’nu yargılayacak hakimlerin usule ve esasa dair içtihatları hazmetmiş tecrübeli hâkimler gerekmez miydi?
Daha önemlisi, açılmış bir davaya, “sonradan” hâkim atamaktır. Bu, tartışmasız biçimde anayasadaki “tabii hakim” ilkesinin ihlalidir:
“Hiç kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.” (Madde 37)
AYM NE DİYOR?
İmamoğlu’nu yargılayan 40. Ağır Ceza Mahkemesi, öteden beri var fakat… Mahkemenin tabelası yerinde dururken hakimleri değiştirmek, anayasanın bu hükmünün “dolanmak” suretiyle ihlalidir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin kararı şöyledir:
“Tabii hâkim ilkesi, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıcın atanmasına; başka bir anlatımla, sanığa veya davanın taraflarına göre hâkim atanmasına engel oluşturur.” (AYM Karar No: 2015/12)
Görüyorsunuz, mahkemenin adı önemli değil. “Suçun işlenmesinden sonra… yargıç atanması” anayasanın 37. Maddesinin ihlalidir ve temelinde “sistem sorunu” vardır.
İmamoğlu ve arkadaşları ise bırakın “suçun işlenmesinden sonra”yı, iddianamenin mahkemece kabul edilmesinden sonra onu yargılamak üzere atanmış hakimlerce yargılanıyor.
Hukukta “usul esasa mukaddemdir.” Çünkü tabii hâkim ilkesini ihlal eden kuvvetin “esas”ta nasıl davranacağını kimse garanti edemez.
Zaten nasıl yargılanacağı daha ilk gün savunma hakkının tahdit edilmesiyle ortaya çıktı.
Netice: Hukukun üstünlüğü olmadan, adalet olamaz.
(Tabii hâkim ilkesini tarihten örneklerle başka bir gün yine yazacağım)