Çoğumuz hayalimizde yaşattıklarımızı onu görüp tanıyınca hayal ve özlemin gerçekle arasında hiçbir benzerlik olmadığını anlarız.
Ve bu hayal kırıklığı hayat boyu yaşadığımız nice hayal kırıklıklarımızın arasında yerini alır.
Vatanperverlerin ani değişimi ve bu değişimin kendi tabanında kabul görmesi, hatta bu işin en keskinlerinin dahi savunuculuğa soyunması, çıkanları ihanetle suçlaması ...
Utanma denen kavramı yok sayarak... Yalan-hikâye, ayıp- özgürlük, mahrem- içerik, saygısızlık- doğallık, haksızlık- kurnazlık, sadakatsizlik- normal, cehalet- özgüven olunca.
Utanma, kaybolmadı onu taşıyacak karakter azaldı. Böylece utanma duygusu kaybolup karakter erozyona uğrayınca, sınır ortadan kalkar ve her şey mübah olur. Saygı yerini hadsizliğe bırakır. Haklılık bağırarak konuşanın olur. Kahvehanede masana davet edip bir çay sohbeti yapmayacağın adam seni azarlar. Sırtını dayadığı siyasi gücün aymazlığıyla...
"Utanmıyoruz! yaptığımız işlerden onur duyuyoruz." der, milletin gözünün içine bakarak… Halkın huzurunda bir yakını için örtülü torpil istediği bilinmiyormuşçasına.
Suni gündemlerle gerçekler gizlenirken, Bir kayıkçı kavgasını seyre mecbur bırakılır Türk halkı... Oysa çok yakın geçmişte bizler asker olarak Vatan müdafaasında ölmek için yetiştirildik ve şehitlerimizle "Cennette yeni bir Türk devleti kurduk."
Duygularımızı inciten, kemiklerimizi sızlatan; hediye edilen bir kilim ve bir kadının kara sesi, kilim nakışlarının anlamını çirkin sesine düşüncelerini ortak ederek anlatışının iğrençliğinde... Oysa neslimizin ruhu;
Türk’üz ederiz daima iftihar,
Hilkatle başlar tarihimiz var.
Kalplerde Türklük aşk ile çarpar,
Yok bize başka yar…
Bu dörtlükte anlatılan Türklük şuurunun üzerine sürekli oynanan oyunlar ve yaratılmak istenen algıları gelin Şevket Süreyya Aydemir'in “Suyu Arayan Adam” kitabının "Şu Bilinmeyen Anadolu" bölümünde yazılı olanlara bir göz atarak analiz edelim.
"Hepiniz öleceksiniz!" dedi, sonra bu cümleyi eksik buldu, sözlerini. "Hepimiz öleceğiz!" diye tamamladı ve ilave etti. "Vatan kurtulacaktır!" Bütün nutuk (demeç) hemen hemen bundan ibaret kaldı. Ordu'ya bir tek asker vermeyen Yemen'in, Hicazın, Irak'ın Ordu’ya karşı savaşan Sina, Filistin, Suriye çöllerinin; yolları kesen ve devlete baş eğmeyip her gün Türk askerlerini öldüren Dersim, Sason, Talori dağlarının nasıl kurtulacağını bu sözlerde bulmuş olduk. Bizler kendimizi zaten bu ölüm için yetişmiş sayıyorduk. Vatan için kendilerini fedaya hazır askerler. Kendilerini uğurlamaya gelenlerin el sallayışlarında...
Bizim neslimizin, kuşağımızın kaderi ve nasibi buydu...
İstasyonda pek az uğurlayan vardı. Bunlar bazı yaşlı, terbiyeli erkekler, temiz yüzlü İstanbullu anneler, o zaman henüz açılmamış, erkekleşmemiş İstanbullu kızlardı. Herkese kendi oğulları gibi yakınlık gösteren, kendi çocuklarıymış gibi nasihatlerde bulunan bu mübarek bakışlı babaların, amcaların çoğu, belki de eski emekli askerlerdi. Gidilecek yerlerin ve harbin ne olduğunu hiç şüphesiz biliyorlardı. Bu gidenlerden çoğunun geri dönmeyeceğini şimdi bu uğurlayışın, onlardan birçoğu için çocuklarını son görüş olacağını da herhalde anlıyorlardı. Fakat ne bir şikâyet sesi ne taşkın bir hıçkırık... Bilakis herkes bu ayrılışa adeta mesut bir gün, yıllardan beri beklenen, yıllardan beri hazırlanan bir sevinç günü havası vermek için elinden geleni yapıyordu.
Fakat bütün bu insanlarda, az sonra birden sel gibi coşacak, seller gibi çağlayacak gözyaşlarına diledikleri gibi mecra verebilmek için, trenin bir an önce kalkmasını ve kendilerini evlerinin gizli köşelerine bir an önce atabilmeyi bekleyen bir sabırsızlık hali, her şeye rağmen seziliyordu.
Tren ilk düdüğünü çalınca, geldiğinden beri istasyonunun bir duvarı dibine çöküp bastonunu kucağında tutan ve boyuna bir şeyler okuyup üzerimize üfleyen bir ihtiyar zorlukla ayağa kalkabildi. Daha ziyade bir mahalle imamına benziyordu. İstasyon adamlarının anlattıklarına göre, onun bu gidenlerin arasında hiç kimsesi yoktu. Fakat hemen her Tanrının günü buraya gelirdi. Evvelce, gene böyle bir kafile içinde gönderdiği birinin, cepheden gelen trenlerden çıkmasını beklerdi. Gidenleri uğurlar, gelenlerden haber sorardı. Mihnetli, fakat Hak'tan ümidini kesmeyen nurlu bir yüzü vardı. Tren ikinci düdüğünü çalınca ellerini kaldırdı. Herkes ona uydu. Yanık tesirli bir sesi vardı. Duasını bitirdiği zaman elini öpen her çocuğun boynuna sarılıyordu:
“Torunum sizin yaştaydı oğul. Adı Selahattin'di. Bağdat'tan iki mektubu geldi. Sonra haber kesildi. Kayıp diyorlar ama, Allah'tan ümit kesilmez ki oğul. Çukurtekke şeyhinin torunu Selahattin diye sorun. Allah için soruşturun.”
Kiminin alnından öpüyor, kiminin arkasını okşuyor. Haydi yavrularım, haydi aslanlarım diye ağlıyor, ağlıyordu...
Evet, Şevket Süreyya Aydemir: o netameli, hasret kokan, acı ile yoğrulmuş günleri anlatırken, bugünleri hayal dahi etmemiş, utanmazlığın sınırsızlığını düşünmemişti. O sadece;
Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç kazdı. Suyu bulamadı. On kulaç on beş kulaç kazdı. Gene suyu bulamadı. Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeise düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidini kesti. Fakat bir ses ona:
“Daha derinlere in, daha derinlere!” dedi. Daha derinlere indi ve suyu buldu.
Rama Krişma' nın dediği gibi:
EN ÜMİTSİZ ANINDA BİLE, HALKINA AZİMLE SUYU BULMAK ÜMİDİNİ AŞILAMAK İÇİN BU ROMANI YAZDI ...